Beslenme bilgelik gerektirir ve beden, onu dinlerseniz ve uygun beslenme ve özenle karşılık verirseniz, kendi kendini iyileştirme yeteneğine sahip karmaşık bir organizmadır. Bedenimiz - çevresel toksinlere maruz kalma, yetersiz beslenme, sigara, alkol, hareketsizlik nedeniyle - katlandığı tüm suistimallere rağmen, genellikle hastalık belirtileri ortaya çıkmadan önce yıllarca bize iyi hizmet eder. O zaman bile, biraz yardımla yanıt verir ve çalışmaya devam eder." ¹
Sayfayı renklendirme amacından daha fazlasını içeren bu görsel de kaliteli bir hayatın resmi. Resmin yalnızca ufak bir kısmını oluşturan yiyecekler bedeni beslerken, fiziksel zihinsel hareketlilik bedeni güçlendirir, uyku bedeni dinlendirir.
Bütün bunlar kaliteli ve kontrollü olunca, düşünüp üretebilme kabiliyeti verilen insanın asıl eseri olan ve ruhu besleyen hayat defterine yazılıp çizilenler de kaliteli olacaktır.
Herkese kaliteli, ölçülü ve doğru bir hayat!
Allah insanı yaratmış, onu bir muhitte yaşatmış ve ona irade nasip etmiştir. İrade, bir şeyi istediğimiz şekilde yapabilmek keyfiyetidir. İnsan isterse Yaratıcı'sına karşı saygısız davranabilir, O'nu tanımamayı, hatta tümüyle yok saymayı tercih edebilir. Bu özgürlük, aynı zamanda insanın omuzlarındaki en ağır sorumluluktur. Hayvanlar programlıdır; içgüdüleriyle hareket ederler. İnsan ise programlı değildir. Etraftan veri toplar, gözleriyle görür, kulaklarıyla işitir, deneyimleriyle ve başkalarının deneyimleriyle bilgi hazinesini zenginleştirir. Allah insana "akıl" vermiştir; kalbin de katıldığı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, adalet ile zulmü ayırt edebilen bir mekanizma. Bu mekanizma çalıştığında insan, karşılaştığı her olayda ne yapması gerektiğine dair bir kanaate sahip olur. Ve işte tam bu noktada sorumluluk başlar. Allah insana der ki: "Ben sana iyiyi de kötüyü de öğrettim." Dolayısıyla Yüce Yaratıcı insanı karşısına aldığında, hayatının herhangi bir sahnesinde aldığı kararla ilgili şöyle soracaktır: "Ben sana bunun doğrusunu öğretmedim mi? Sen neden yanlış olanı tercih ettin? Bunun kötü olduğunu bilmiyor muydun?" Hz. Adem'in ilk sınavı bu açıdan bir prototiptir. Allah ona isimleri öğretmiş, doğruları ve yanlışları bildirmiş, yasakladığı ağacı açıkça göstermiştir. Şeytanın fısıltılarına kanıp yasak ağaca yaklaşması, bir başkasının telkinine itibar etmesinin sonucudur. Allah onu nasıl sorguladıysa, bizi de benzer şekilde sorgulayacaktır. Hayat Bir Sınavdır
İnsan bu dünyaya, iyi ile kötü arasındaki ayrımı görebilen, adaleti zulümden ayırt edebilen ölçütlerle donatılmış olarak gelir. Bu ölçütlerle birlikte bir sınav alanına adım atar. Kimisi mal ve mülk konusunda sınanır; kimisi etrafındaki insanlara karşı ilişkilerinde; kimisi sabır, kimisi şükür, kimisi öfke konusunda… Hayatın sahneleri kişiden kişiye rengârenk değişir, ama sınavın özü aynıdır: Önüne gelen sahnede doğruyu mu seçeceksin, yanlışı mı? Kur'an-ı Kerim bu gerçeği iki temel ayetle özetler:
"Yükellifullahu nefsen illâ me atâha" — Allah hiçbir kimseye ona vermediği bir şeyden ötürü mükellef tutmaz. Yani iyisini kötüsünü bilmediğiniz, ayırt etme imkânına sahip olmadığınız bir konuda sorumlu değilsiniz.
"Lâ yükellifullahu nefsen illâ vüs'ahâ" — Allah hiçbir kimseye gücünün yetmeyeceği bir sorumluluk yüklemez. Bu iki ilke, hayatın sınav yapısının temel direkleridir. Önünüze gelecek olan her sahne, sizin kapasiteniz dahilindedir ve size verilen bilgi, imkân ve donanım üzerinden değerlendirilecektir. Fırsat Eşitliği ve İlahi Adalet
Akla hemen şu soru gelir: Herkesin koşulları farklıysa, bu sınav nasıl adil olabilir? Kimisi zengin, kimisi fakir; kimisi sağlıklı, kimisi hasta; kimisi İslam coğrafyasında, kimisi uzak diyarlarda doğmuş. Kimisi üstün bir zekâyla, kimisi öğrenme güçlüğüyle dünyaya gelmiş. Bu farklılıklar, sınavın adaletini bozmaz mı? Bu soruyu anlamak için bir sınav benzetmesi yapalım: Sınava girdiğinizde hangi sınıfta oturacağınızı, hangi sırada olacağınızı hoca belirler. Size sorulmaz. Hatta sınıfa girdiğinizde hoca yerlerinizi değiştirebilir: "Ahmet sen şuraya, siz arkadakiler bu tarafa." Yer belirleme konusunda hoca mutlak yetkilidir. Ama hocanın müdahale etmediği tek bir şey vardır: Cevap kâğıdınıza ne yazacağınız. Doğru şıkkı mı işaretleyeceksiniz, yanlışı mı — bu tamamen size kalmıştır. Yüce Yaratıcı da bizi benzer şekilde sınar. Hangi tarihte doğacağınız, hangi coğrafyada, hangi ailede, hangi cinsiyette, hangi zekâ ve imkânlarla dünyaya geleceğiniz sizin tercihiniz değildir. Bunların hepsi Yaratıcı'nın takdiridir. İki yüz yıl önce Anadolu'da doğan bir insanın hayatı ile bugün aynı coğrafyada doğan birinin hayatı bambaşkadır. Bu tercihi siz yapmadınız. Şeytan burada fısıldar: "O halde bu sınav adil değil! Zengin olarak sınava girmek mi avantajlı, fakir olarak mı? Erkek olmak mı, kadın olmak mı?" Eğer bu koşullar gerçekten sınavın sonucunu belirliyorsa, evet, sınav baştan adaletsizdir. Ama Kur'an'ın verdiği cevap farklıdır: "Vallâ temennû mâ faddalellâhu bihî ba'dakum alâ ba'd" — Allah'ın birinize farklı, diğerine farklı verdiği şeyleri birbirinize bakıp temenni etmeyin. "Keşke ben de zengin olsaydım, keşke erkek/kadın olsaydım, keşke şu coğrafyada doğsaydım" diye hasret çekip durmayın. Ayetin devamı asıl cevabı verir: "Lirricâli nasîbun mimmekte sebû ve lin nisâi nasîbun mimmekte sebû" — Erkekler için de kazandıklarının karşılığı var, kadınlar için de kazandıklarının karşılığı var. Bu ne demektir? Her birinize ayrı bir kitapçık verilmiştir. A kitapçığındaki sorular B kitapçığındakinden farklıdır; ama sınavı hazırlayan, her iki kitapçığın da eşdeğer bir zorlukta olduğunu beyan ediyorsa, sizin işiniz kendi kitapçığınızdaki soruları en iyi şekilde cevaplamaktır. B kitapçığındaki sorulara iki kat puan verilmeyecek, A kitapçığındakiler eksik değerlendirilmeyecektir. Yaratıcı, sıfırdan var eden O'dur. Bir fakirin dar imkânlarla verdiği mücadelenin değerini de bilir, bir zenginin bolluk içinde gösterdiği sabrın kıymetini de. Her birinin karşılığını eksiksiz verecektir. Dolayısıyla fırsat eşitliği, koşulların aynı olması değil, herkesin kendi koşulları içinde eşdeğer bir sorumlulukla sınanmasıdır. Koşullar Tayin Edilir, Tepkiler Size Aittir
Hz. Musa'nın kıssası bu gerçeğin en çarpıcı örneklerinden biridir. Musa Aleyhisselam, ailesiyle birlikte gecenin karanlığında, soğukta yol alırken uzaktan bir ateş görür. "Durun," der, "ateşten biraz getireyim ya da oradan yolu öğrenelim." O ateşe doğru gittiğinde Yüce Yaratıcı onu karşılar: "İnnî enellâhu" — Ben Allah'ım. Sonra geçmişini anlatır: "Sen doğduğunda annene vahyettik; seni tabuta koyup suya bıraktı. Seni düşmanın olan biri buldu. Sana süt emmeyi haram kıldık ki hiçbir kadın seni emmesin. Sonra anneni getirdiler. Sarayda seni sevimli kıldık, sana muhabbet koyduk." Musa'nın o gece o ateşe doğru yürümesi, aslında onu doğumundan itibaren o noktaya taşıyan bir kaderin, ilahi bir takdirin son halkasıydı. Ama şunu iyi anlamak gerekir: Yaşamınızın size açılacak sahneleri, karşılaşacağınız koşullar tayin edilmiştir; fakat sizin bu koşullara vereceğiniz tepkiler, alacağınız kararlar tamamen size aittir. Siz ne olmak istiyorsunuz? İyiler de var — Yaratıcı'nın ölçeğinde cennete gidecek olanlar, sınavı başarıyla geçenler. Kötüler de var — cehenneme gidecek olanlar, sınavdan başarısız çıkanlar. İradeniz, önünüze gelen sorularda serbestçe kullanacağınız bir araçtır. Ama hangi soruyu soracağına, kimi hangi şartlarda sınayacağına Yaratıcı kendisi karar verir. İnsan, hayatı boyunca aslında kendi resmini çizer. Elindeki fırça iradesidir, tuvali yaşamıdır, boyaları ise her gün verdiği kararlardır. Ortaya çıkan tablo, "Ben kimim?" sorusunun cevabıdır. Hakikat Yolculuğu: Sorgulama Cesareti
Belki de hayatın anlamına dair en kritik mesele şudur: Doğduğunuz coğrafya, aileniz, size öğretilen inanç… Bunlar sizin tercihiniz miydi? Anadolu'da Müslüman bir ailede doğan biri, "Ben zaten doğru yerde doğdum, kurtuluşum garanti" diye düşünebilir. Peki ya Çin'de doğsaydı? Putperest bir ailede büyüseydi? O zaman da "Benim inancım doğru" mu diyecekti? Bu soru rahatsız edicidir, ama kaçınılmazdır. Eğer bir insan, doğduğu andan itibaren kendisine telkin edilen inancı hiç sorgulamadan, ne olduğunu araştırmadan, "başımızın üstüne" diyerek kabulleniyorsa, bu inanç onu kurtaracak bir inanç olmayabilir. Çünkü bu, bir tercih değil, bir tesadüfün ürünüdür. Hakikat yolculuğu, sıfır noktasına dönmekle başlar. Doğduğunuz andan itibaren size öğretilen her şeyi bir yığın olarak düşünün; hepsinin yanına bir soru işareti koyun ve deyin ki: "Ben şimdi gerçeğin ne olduğuna karar vermek istiyorum. Öğrenmek istiyorum." Tek tek eleyerek, araştırarak, ikna olarak ilerleyin. Sorgulama şudur: "Bunun doğru olduğunu nasıl öğrenebilirim?" değil, "Bu doğru mu, değil mi?" Eğer yanlışsa, yanlış olduğunu itiraf edecek cesarete sahip olmanız gerekir. Bu ciddiyette yol almazsanız, yaptığınız şey bir şakadan ibaret kalır. Allah buyurur: "Vellezîne câhedû fînâ lenahdiyennehum subulenâ" — Bizim uğrumuzda çaba gösterenlere, hakikatin peşini kovalayanlara kesinlikle yolumuzu göstereceğiz. Bu vaat, coğrafya tanımaz. İster kutuplarda olun, ister çöllerde; "Evreni yaratan kudret her kimse, ne olur bana yolunu göster" diyen bir kalbe Yaratıcı mutlaka ulaşır. Taklitçilik Tuzağı
Mahşer gününü düşünün. Yaratıcı, sınavdan başarılı olanları ayırıp cennete gönderdi. Geride devasa bir kalabalık kaldı; her coğrafyadan, her inançtan insan var. Onlara soruldu: "Aranızda bir tek kişi kalmadı mı ki 'Ben niye yaşıyorum, kim beni var etti, bu evreni yaratan kudret her kimse bana yolunu göstersin' demiş olsun?" Eğer o devasa kalabalıkta böyle bir tek kişi bile yoksa, hepsi boyunlarını büküp hesap verecekse, bu tam bir adalet değil midir? Çünkü hangi coğrafyada yaşamış olurlarsa olsunlar, kalplerinde bu arayışı başlatmamışlardır. Kalanlar, taklitçi zümrelerdir. Önlerine konulan inancı sorgulamadan kabullenenler, "Millet ne dediyse onu dedik" diyecek olanlardır. Kur'an, bu tavrı en sert biçimde eleştirir. Kötüler mahşerde diyecekler ki: "Millet ne dediyse onu dedik." Bu, bir mazeret değil, bir itiraftır. Bir insanın "Ben falanca cemaatin üyesiyim, bizim cemaatte şöyle denir, bu doğrudur" demesi, bireysel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Allah, "Falanca böyle dediği için kabullendim" demenizi bir mazeret olarak kabul etmeyecektir. Hz. Adem, "Şeytan böyle dedi" dese de bu bir işe yaramadı. Allah dedi ki: "Bunun yanlış olduğunu sana belli etmedim mi?" İki kapak arasında bir kitap taşıyarak cennete gitmek, eğer o kitabın neden hak olduğuna dair bir kanaatiniz yoksa, bir anlam ifade etmez. Yanınızdaki bir Çinli de iki kapak arası bir kitapla geldi ama o cehenneme gitti. "Ya senin hayatın benim hayatıma o kadar benziyor; ikimiz de uzaktan tasdik edenlerdeniz. Sen niye cennete, ben niye cehenneme?" Bu mantıklı mıdır? Elbette değildir. Demek ki mesele, hangi kitabı taşıdığınız değil, o kitabı neden taşıdığınızdır. İnanç ve Amel: Öncelik Sırası
Dinî hayatın iki boyutu vardır: inanç (akide) ve amel (uygulama). İnanç, "Neden inanıyorum? Bu inanç neden doğrudur? Neden uğruna hayat verilir?" sorularının cevabıdır. Amel ise namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerin nasıl yapılacağına dair uygulamalardır. Kur'an'a göre sağlam temelli bir inanç yoksa, amellerin hiçbir anlamı yoktur; yapılan her şey boşa gider. Önce "Ben doğru bir şeye mi inanıyorum?" sorusunu çözmek gerekir. "Doğru yerde mi doğdum şans eseri, yoksa gerçekten hakikati mi buldum?" Bunu netleştirmeden, "Namaz şöyle mi kılınır, böyle mi?" tartışmaları neredeyse anlamsızdır. Mezhepler arası farklılıklar — bir mezhebe göre midye helal, diğerine göre değil; birine göre namazda eller bağlanır, diğerine göre salınır — bunlar uygulama detaylarıdır. Dinin özüne ilişkin değildir. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda, farklı koşullarda yaşayan âlimlerin vardıkları kanaat farklılıklarıdır ve bunların hiçbiri inanç boyutundaki temel meselelerle kıyaslanamaz. İnançta pürüz varsa, amel ne kadar kusursuz olursa olsun bir anlam ifade etmez. Sonsuzluk Perspektifi
Hayatın anlamını kavramak için sonluluğun farkına varmak gerekir. Kur'an-ı Kerim'de "Küllü şey'in hâlikun illâ vechahu" buyrulur: Allah'ın zatı hariç her şey helak olacaktır. Evren, dağlar, melekler, insanlar — hepsi yok olacaktır. Bir an gelecek, geriye yalnızca Yüce Yaratıcı kalacak ve "Limenil mülkü'l yevm" — Bugün mülk kimindir? — sorusuna cevap verecek kimse bile bulunmayacaktır. Bu sonluluk, hayatın anlamsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, hayatın her anının sonsuz bir değer taşıdığı anlamına gelir. Çünkü bu kısa sınavın ardından sonsuz bir yaşam beklemektedir. Cennet de sonsuzdur, cehennem de. Bu dünyada verilen her karar, o sonsuzluğun kapısını aralar. Düşünün: Sonsuz bir mutluluk vaadi karşısında, bu dünyadaki birkaç yıllık çaba ne kadar küçüktür. Yorgunluğun olmadığı, sıkıntının olmadığı, riskin olmadığı, tükenmenin olmadığı muazzam bir yaşam… Buna ulaşmak için hakikati aramaya, sorgulamaya, öğrenmeye değmez mi? Kendi Resminizi Çizin
Hayatın anlamı, dışarıdan size verilen hazır bir cevap değildir. O, sizin her gün verdiğiniz kararlarla, her an çizdiğiniz resimle ortaya çıkan bir hakikattir. Yaratıcı size irade vermiş, akıl vermiş, kalp vermiş, iyi ile kötüyü ayırt etme yeteneği vermiştir. Size düşen, bu muazzam donanımı işletmektir. Koşullarınızı siz seçmediniz; ama koşullara vereceğiniz tepkiyi siz seçeceksiniz. Hangi kitapçık elinize verilmiş olursa olsun, o kitapçığın sorularını en iyi şekilde cevaplamak sizin elinizdedir. Yaratıcı, her birinizin çabasını eksiksiz bilir ve karşılığını eksiksiz verir. Hakikatin peşinden gidin. Sorgulayın, araştırın, ikna olun. Taklitçilikle yetinmeyin; çünkü mahşer günü "Millet ne dediyse onu dedik" demek bir mazeret olmayacaktır. Kitabı elinize alın, Yaratıcı'nızın sözüyle doğrudan muhatap olun. Bu, hayatınızın Ar-Ge bölümüdür; geri kalan her şey — kariyer, mal, mülk, statü — yalnızca birer araçtır. Amaç, o sonsuz yaşamda Yaratıcı'nızın huzuruna yüzünüzün akıyla çıkabilmektir. Allah bizi hakikatin peşine gidelim, hakikati anlayalım ve sahip olduğumuz bu muazzam cevherleri işletelim diye yarattı. Bu sorumluluktan kaçarsak, kendimize yazık ederiz. Çünkü bu hayat, sonsuzluğa açılan bir kapıdır; ve o kapıdan neyle geçeceğinizi, bugün verdiğiniz kararlar belirleyecektir.
ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsen, ya nice okumaktır
okumaktan mana ne, kişi hakk'ı bilmektir
çünkü okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir
okudum bildim deme, çok tâ‘at kıldum dime
eğer hak bilmez isen, abes yere gelmektir
>dört kitabın ma'nisi, tamamdır bir elifte
sen elif'i bilmezsin, bu nice okumaktır?
yirmi dokuz hece, okursun uçtan uca
sen elif dersin hoca, manası ne demektir?
yunus emre der hoca, gerekse var bin hacca
hepisinden iyice, bir gönüle girmektir
¹ Balch P. Prescription for Nutritional Healing: A Practical A-to-Z Reference to Drug-Free Remedies Using Vitamins, Minerals, Herbs & Food ... A-To-Z Reference to Drug-Free Remedies)
- The body is a complex organism that has the ability to heal itself, if only you listen to it and respond with proper nourishment and care. In spite of all the abuse our bodies endure - whether trough exposure to environmental toxins, poor nutrition, cigarette smoking, alcohol consumption, or inactivity - they still usually serve us well for many years before sign of illness may start to appear. Even then, with a little help, they respond and continue to function. -
- The success of living organisms based on DNA, RNA and protein has been spectacular. Life has populated the oceans, covered the land, infiltrated the Earth's crust, and molded the surface of our planet. -
HSGM Sağlık Bakanlığı Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat
Socrates. “The only true wisdom is in knowing you know nothing.”
Biyokimya
Hayat boyu beslenme: Güncel sağlık araştırmaları hayatboyubeslenmeTÜBİTAK Bilim İnsanı Destek Programları https://ebideb.tubitak.gov.tr/giris.htm minell's projesi ,