B
ir karikatür: Bankta kedi, köpek, fil, deve yan yana oturmuşlar, sırtlarını vermişler. Karşılarında bir şehir izliyorlar. Şehrin üstünde uçaklar bombalar atıyor. Şehirde insanlar bombalardan kaçıyor. Bu hayvanların ortak bir konuşma baloncuğu var. İçinde yazıyor ki: "Bu insanlar gerçekten deli." Uzaktan insanlara bakıyorlar. Aydan bakınca dünyaya: Kim onları bombalıyor? Dışarıdan birileri değil. Kendi kendilerini bombalıyorlar. Ya deli mi bunlar? Niye kendi kendilerini bombalıyorlar?
Kabil niçin Habil'i katlettiyse ondan ötürü. Bu adavet, sınanmamızın bir parçası.
Bu yazı mühendis Prof.Dr. Halis Aydemir | Kötülüğün Kuşatmasında Güzel Düşünebilmek başlıklı konuşmasından oluşturulmuştur.
Gençler bazen soruyor: "Niçin bizde kötüye, kötülüğe dair bu kırılganlıklarımız var? Allah bizi hep iyilik yapan, iyi davranan varlıklar olarak niçin yaratmadı?" Sınamak için. Alternatif mecraları açtı. "Takvasını da ilham etti, taşkınlığını da ilham etti." Gerisi sana kalmış. İster takvaya sarılırsın, ister taşkınlığa. "Biz insanın önüne yolu açtık. İster şükredenlerden olsun, ister nankörlük edenlerden."
Burası korkunç bir yer. Kötülüğün yapılabildiği bir yer. Melekler ilk duyduklarında… Allah dedi ki: "Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim." Halife ne demek? Alan açılacak demektir. Ona imkân verilecek demektir. Hz. Musa aleyhisselam, kardeşi Harun'u halef olarak bıraktığında "Kavmimde benim halifem ol" dedi. Sonra ne dedi? İmkân veriyor ya ona: "Ve ıslah et, ıslah edici ol. Müfsitlerin yolundan gitme." İmkanı ona bırakıyor. Dolayısıyla iki yol açılıyor önüne. O yüzden imkân vermişken öğüt de veriyor.
Aynı şeyi Allah bizlere yapıyor. Bu imkânı verdi. Hemen peygamberlerle öğüdü verdi: İyi olun, iyiliğin yolunu tutun. "Ey Davut! Biz seni yeryüzünde halife kıldık." Ne demek? Önüne imkân açıldı. Şimdi öğüt verecek: "İnsanların arasında hak ile hükmet"—bu olumlu yön. "Hevanın peşine düşme"—çünkü hevâ, arzuların peşine düşersen o seni Allah'ın yolundan saptırır.
Dolayısıyla melekler, Allah'ın halife yaratacağını duyduklarında anladılar: Yani sen ona imkân vereceksin. İyi yapabileceği gibi kötülüğü de yapabilecek, fesat çıkarabilecek, kan dökebilecek. Biliyorlar Allah fesada razı değil, kan dökülmesine razı değil ve Allah adaleti emreder. Ama bu durumda bizzat Allah o imkânı verecek.
Dediler: "Sen şimdi fesat çıkaracak birini yaratıyorsun, değil mi? Doğru anlıyoruz. Ona bu imkânı vereceksin. Bunun fesadı adam öldürmeye kadar gidebilir." Allah onlara demedi ki "Beni yanlış anladınız, o kadar da imkân vermeyeceğim." Yanlışlamadı söylediklerini. "Ben sizin bilmediklerinizi biliyorum" dedi.
Bu dediğiniz doğru. Ama bilmediğiniz bir tarafı da var bu işin: Birileri iyiliği seçecek. Birileri doğruyu, güzeli, hakkı seçecek. Birileri adaleti seçecek. Onlar çok kıymetli. Ve bunu, Allah'a duydukları sevgiden ve saygıdan ötürü, üzerlerinde herhangi bir cebir kalmamışken yapacaklar.
Bu ortamın hem güzelliği hem korkutucu yanı, cebrin kaldırılmış olması. Atomun içerisine bak, gözlem yap, formülünü çıkarırsın. Güneşe bak, toprağa bak, formülünü çıkarırsın. İnsana bak? Formülünü çıkarabiliyor musun? Ne yapacağı belli değil. Vurabilir, kırabilir, her türlü yanlışı yapabilir. Gerçek bir irade kullanıyor ve tamamen serbest.
Kardeşini öldürmüş, öldürebilir. Annesini—onu da öldürebilir. "İnsan annesini öldürmez" diyemiyorsun; öldüreni çıkabilir. "Şu, şunu yapmaz" diyemiyorsun; yapabilir. Niye? Gerçek bir serbestlikte gerçek irade kullanan varlıklar. Çok ürkütücü bir tablo. Biz tam ortasındayız bu tablonun.
Ama bu serbestlik, her birimizin gerçek yönünü deşifre ediyor. Kimler gerçekten Allah'ı seviyor? Kim gerçekten Allah'ın hak olan çağrısına, dinine, davetine—ki temeli adalet olan bu davete—kim bunu savunmak pahasına varlığını ortaya koyuyor, kötülükle mücadele ediyor? Bunlar ortaya çıkıyor bu varlık âleminde. Diğerleri kötüyü seçiyor. Çoğunluk kötü olmayı seçiyor. Kabil'lerin kalabalığının çok olduğu bir dünyadayız.
Niye yapıyorlar? Ehvâ dediğimiz arzuların peşine düşüyorlar. Bugüne kadar yaptığımız bütün kötülükleri düşünün. Arkasında ne var? Ya nefretimiz, ya kinimiz, ya hasedimiz. Ya kibrimiz, büyüklenmemiz, diklenmemiz. Kendimizi bir şey zannetmemiz var. Dayılanıyoruz, bağırıyoruz, çağırıyoruz. Ne var bunun arkasında? Duygular var. Bu duyguları yönetebilmek, kötülükle mücadelenin birinci ve en gerçekçi başlangıç noktasıdır.
Önce kendindeki kötülüğü frenle, dizginle. Ve bunu yapabilmenin tek bir motivasyonu var: " إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ - Ben, alemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım." Yoksa Habil'in sinirleri alınmış falan değildi. Kardeşi "Seni katledeceğim" diyor; o, olabildiğince iyi davranabiliyor. Bunu açıkladığı ayet: "Ben âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım." Allah'tan korkmasam seni parça pinçik ederim der gibi… Ama Allah'tan korkuyorum. Sen kötü oldun diye ben kötü olmak zorunda değilim. İyi olmaya devam etmeye çalışacağım.
Dolayısıyla hayatta partnerlerimiz, okulda iş arkadaşımız, yolda trafik komşumuz, otobüste yanımızda oturan, ailede eşimiz, çocuklarımız—yanımızdaki insanlar kötü olmayı seçtiklerinde onların kötülüklerinin doğal olarak bize bakan bir yüzü var. Zaman zaman bize dokunuyor. Ya ihmal ettikleri bir şey var, o yük bize kalıyor. Ya doğrudan o kötülüğün ucu bizi biraz değiyor. Ne yapmalı bu durumlarda? Onlar kötü oldu diye biz de kötü olmayı kendimize hak sayıp kötüleşecek miyiz? Yoksa Allah'ın bizden beklediği daha güzel bir yol mu var?
Allah buyurdu: "Sen en iyisiyle karşılık ver. Kötülüğü iyilikle sav." Adama hiçbir karşılık vermeyelim diyemiyorsan, nereye kadar müsaade edilmiş? Eğer illa karşılık vereceksen, en fazla denk bir karşılık ver. Misliyle karşılık ver.
Bazıları "Tamam, benim hakkım varmış" diyecek. "Ben de misliyle karşılık vereceğim." Karşındaki kötüleşiyor. Sen iyi kalmaya gayret ediyorsun, sabretmeye çalışıyorsun. Çok zor bir şey. Bir karşılık vermeliyim. "Tamam, misliyle karşılık. Bana bu kâfi."
Ama ayet orada bitmiyor: "Ama sabredecek olsanız, sabredenler için bu ne kadar da güzeldir." Allah böyle demişken, ayetin sonu böyle gelmişken, misliyle mukabelede bulunmak bile artık çok zor. Çünkü Allah böyle söyledi.
Hz. Ebû Bekir, Mekke toplumunun bir ferdiydi. Onlar namuslarına, iffetlerine, bilinirliklerine çok düşkün insanlardı. Hanımlarına, kızlarına yönelik küçük düşürücü bir söz bile korkunç bir şeydir onlar için. Peki ya iffetsizlik suçlaması? Hiç yapmadığı bir şeyle iftiraya uğramak? Korkunç. Hz. Ebû Bekir böyle bir olay yaşadı. İfk hadisesi, korkunç bir kötülük olarak Medine'yi kasıp kavurdu; başka yerlerden de duyuldu.
Allah, bu ortamları sınamak için yarattığından, hızlıca durumu bildirip temize çıkarıp herhangi bir şey yaşanmadan müdahale etmedi. Tam tersi, ne yaşanacaksa yaşansın diye âdeta müsaade etti. Vahiy gelmedi. Günler geçti, günler geçti.
Hz. Peygamber çok bunaldı. Hz. Âişe hastalandı. Düşünün, kızının iftiraya uğradığı bu olay Hz. Ebû Bekir'i ne kadar incitmiş, ne kadar yaralamış, ne kadar bunaltmış olabilir. Ta ki Allah, Hz. Âişe'nin beraatini indirdi.
Hz. Ebû Bekir, bu iftiraları yayıp duranlardan biri olan Mıstah adındaki bir sahabiye eskiden burs veriyordu, düzenli maddi yardımlarda bulunuyordu. Kesti: "Vermeyeceğim" dedi.
Allah ne dedi? "Çok haklısın ya Ebû Bekir, hatta eski verdiklerini de geri al, böylelerinden" mi dedi? Kötülükle nasıl mücadele edilir? Biri kötülük yaptıysa nasıl bir tavır geliştirilir? İyilikle karşılık vermek nasıl bir şeydir?
Allah buyurdu ki: "Aranızdan fazilet ve servet sahibi olanlar, miskinlere, fakirlere, muhacirlere vermekten el çekmesinler. Bağışlasınlar, affetsinler, göz ardı etsinler." Sonra ne dedi? Nereye bağlayacağız bunu? Bana kötülük etmiş, niye iyiliğime devam edeyim? "Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" Bu size sevimli gelmiyor mu? Allah da sizi bağışlasın.
Hz. Ebû Bekir bunu duyunca: "Elbette ki Rabbimin beni mağfiret etmesini çok severim, çok isterim" deyip Mıstah'a verdiğini devam ettirdi. Hatta fazlasıyla vermeye başladı.
Bizlerde hata yapabiliyoruz. Kâh kardeşimiz hata yapıyor, kâh kız kardeşimiz, kâh anne babamızla oluyor, kâh komşularımızla. Ve biz istersek durumu müsamaha ile karşılayıp tolere edebiliyoruz, affedebiliyoruz. "Affetmek takvaya daha yakın olan bir şey." Yahut iyice derinleştiriyoruz, kanıyoruz. Birbirimize anlatıp duruyoruz. Arada gelip gidenler, iyice üstüne koyanlar, daha kötüleştirenler var. Bu her zaman yaşadığımız sıkıntılı bir süreç.
Bir de bunu besleyen, Allah'ın haram kıldığı tecessüs ve gıybet gibi araçlar var. Allah bunları haram kıldı. Gıybet olmasa yaşanan kötülükler belki olduğu yerde kalacak. Ama biri içeride başlıyor, kahvede anlatıyor, orada anlatıyor, burada anlatıyor. Bütün mahalle duyuyor. E millet herkes duymuşken, sen unutacak olsan bile onlar soruyor: "Ne oldu sizin o mesele?." İyice olay kökleşiyor, derinleşiyor.
Halbuki Allah bunları haram kıldı: "Birbirinizin gıybetini yapmayın." İftira edemediğiniz gibi, olup biten şeyleri de durup durup konuşamazsınız. Allah haram kıldı. Eğer haramlığını tam kestiremiyorsak, emsal haram şeylerle yan yana zikrederek hissetmeye çalışalım: Zina haram, adam öldürmek haram, israf haram, gıybet haram. Allah'ın haram kıldığı bir şey.
Kötülükle mücadelemizde gıybet gibi bir haramı ciddiye almadığımız sürece gerçek bir mücadele yapamayız. Kötülüğü dilimize, elimize, ayağımıza bulaştırıp çoğaltıp dururuz. "Böyle ağzınızla alıyordunuz bir taraftan. Ve sanıyordunuz ki bu kolay bir şey: 'Ben uydurmadım ki, duyduklarımı söylüyorum, milletin anlattığını ben de aktarıyorum.' Halbuki Allah'ın katında muazzam kötü bir işin içerisindesiniz."
Bundan geri durmak. Tecessüsten geri durmak. Araştırmak, gizliden takip etmek, yoklamak, bakmaktan. Gizli kamera görüntülerinin başına üşüşmekten. "Ben çekmedim ki" diyor. Ama sen izledin. "Ben izledimse ne olmuş?"
Düşünün bir toplum ki gizli kamera görüntüleri ortaya düştüğünde kimse gidip bakmıyor bile, tıklamıyor. "Başkalarının mahrem görüntüleri. Bana ne? Herkesin bir günahı var. İzleyip günaha giremem" diyor. Kimse ilgilenmiyorsa, kim o hazırlığı yapıp da o görüntüleri ortaya koyar? Yapmaz. Demek ki gerçek siparişi kim veriyor? İzleyenler veriyor. "Şimdi bu görüntüyü koyayım, akşama milyon izlenir" diyor. Paha biçilmez bir heyecan!. "Alo, bizde şöyle bir görüntü var" diyor ilgili servise. Onlar para teklif ediyor. Niye? Potansiyel müşteri çok yüksek, talep oluşturuyor. Dolayısıyla seti kuran, kamerayı yerleştiren kadar, işin müteselsilen paydaşısın.
Kötülükle mücadeledeki doğru refleksimiz: "Kim kardeşinin ayıbını setrederse, kıyamet günü Allah onun ayıbını setreder." Ben denk geldim, gördüm. Yani herkesin başına gelebilir. Kimseye söylemeyeyim. Yaymayayım. Allah da umarım ki benim ayıbımı o mahşeri kalabalıkta setreder.
Bunlar, kendi sosyal toplumumuzda, kendi aramızda İslam'ın bize öğrettiği kötülükle mücadelenin çok güçlü önlemleridir. Ön alıcı, sahici önlemler. Başıyla sonuyla iyilik kokuyor. Duyunca herkes "Evet canım, en doğrusu bu" diyor.
Peki yayınca ne oluyor? Pisliği sadece yaşananlar için değil, kendimize de bulaştırıyoruz. Şuyûu, vukuundan beter. Yayılması, bizatihi gerçekleşen örneklerinden daha beter. Neden? Çünkü şuyûu, konuşulması, birilerini tetikler. Kötülüğü başkalarında sıradanlaştırır, normalleştirir. "Filanca, filancayla şöyle yapmış. Acaba ben de yapar mıyım?" Yapılıyor, çok duyuyoruz, demek ki olabiliyor diye şeytan mecrayı kolaylaştırır ve Allah korusun insanın başına gelmeye başlar.
Dolayısıyla ölçüye dikkat etmek gerekir. Allah, insanları bir arada temiz bir biçimde yaşamanın güzel yollarını öğretti. "Îman edenlerin arasında kötülüklerin şuyû bulmasını şiddetle arzu edenler var"—senaryolarıyla, filmleriyle, dizileriyle. "Allah ise sizi affetmeyi, aklamayı, paklamayı, temize çıkarmayı istiyor. Şehvetlerin peşine düşenler, sizin uzak ara sapkınlığa düşmenizi istiyorlar."
Toplum, toplumdaki bileşke ne yöndeyse o yönde ilerleyecektir. Öyle "devlete söyleyelim, bu filmleri kaldırsın." Devletin ne işi var? Devlet bir organizatör. Devlet, elinde sopa, milleti adam etme organı mıdır? Kim devlet? Bizim üzerimizde Allah'tan başka kim olabilir? Devlet bizim rabbimiz mi? Sahibimiz mi? Oradakiler de bizim gibi insanlar; biz iş vermişiz. Sitedeki yöneticimiz gibi düşünün. Yöneticiye der misiniz, milletin edebiyle ahlakıyla ilgilen diye? O "Ben parka bakıyorum, çöplerin toplatılmasına bakıyorum, görevim bunlardan ibaret; milletin Allah'a karşı sorumluluklarını ben mi tanzim edeceğim?" der.
Devlet milletine hizmet etmeye çalışıyor. Millet bir yöne gidiyorsa, tutup da "Gelin o tarafa gitmeyin" diyecek kişi milletten ne kadar yüksek olabilir? Milletten birisi o. Millet kötü bir istikamete gidiyorsa, toplumsal bileşke kötü yöndeyse, üstteki insan dünyanın en iyisi olsun, hiçbir şey yapamaz. Hz. Nuh kendi kavmine davet etmekten gayrı ne yapabildi? Ferdin, bireylerin kendilerini kontrol etmeyi başardığı zaman, toplumsal bileşke iyiden yana kaydığında oluşacak yumuşak bir güç var: Ahlak denen şey. Çoğunluğun iyiliği, güzelliği, iffeti seçtiği yerde, ayıp bulduğu konuşmaları, ayıplı bulduğu anlatımları bu sefer baskılayabilmeye başlar.
Oraya doğru gitmeye çalıştığımızda—bu da iyiliği yayarak, anlatarak, daha fazla kişiyi iyi istikamette cesaretlendirerek olur. Baskıyla, şununla bununla olacak iş değil. Dolayısıyla bu bizim gerçeğimiz. O reyting rakamları, bizim kötüleşme potansiyelimizin ve kötüleşme arzumuzun dışa vurumu.
Eğer başkalarına gücümüz yetmiyorsa yine birinci adıma dönüyoruz. Ben bu kötülüğün kendim bir parçası mıyım? Değilsem şükür, en azından ben kendimi koruyorum. Yani kıyamete doğru süreç, daha fazla artık kişinin kendisini koruyabildiği kadar durumu kazanç sayacağı bir yere doğru gidecek. Geçmişte de az çok böyleydi. Çoğu peygamberin ümmetinden ancak kişiler kendisini kurtarabildi. Toplumlar çıkmadı, toplumsal büyüklük oluşmadı. Koskoca Hz. Nuh'un çağrısından bir toplumsal büyüklük çıkmadı. Fertler, kişiler. Nice peygamberlerde böyle oldu. Hz. Peygamber'de çıktı toplumsal büyüklük ama onun da özgül ağırlığı düşükmüş. Vefat edince Resûlullah'ın ardından çoğu irtidad etti. Demek ki içtenlikle katılmamışlar sürece; kendilerini ortamdaki güce teslim etmişler.
Dolayısıyla kötülükle mücadelemizi şöyle özetleyelim: Başta ben kötü olmamalıyım. En önemli önceliğim ben kötü olmamalıyım. Kötüyü yayan, paylaşan, oluşturan kişi olmamalıyım. Ben Allah'a karşı sorumluluğumu yerine getirmeliyim. Asla, çokları kötü diye, kötülüğü kendime hak saymamalıyım.
Ailede hanım kötü olabilir, koca kötü olabilir. Olsun. Öteki kötüyse ben iyi olabilmeyi, çocuklarıma karşı sorumluluğu Allah'a karşı vecibe olarak yerine getirmeye devam edeceğim. Çünkü bu iş ve işlemlerin hayattaki düzeni birikip Allah'ın huzurunda hesaba getirilecek. Hiçbir şey arada kaybolup gitmeyecek.
Peki kâfirlerle nasıl yapacağız? Kendi aramızda böyleyiz. Kâfirler bizim doğrudan her türlü kötülüğümüzü istiyorlar. İşkenceler yapıyorlar, katlediyorlar, ekonomilerimizi sömürüyorlar. Her türlü bize kötülüğü kastedebiliyorlar. Onlara karşı nasıl olmalıyız?
Küresel planda bugünkü yaşadığımız dünyada bir emperyalizm var. Kendi çıkarını önceleyen, neredeyse Allah tanımaz bir anlayış. Zayıf insanları heder etmeyi, imha etmeyi, yok etmeyi dahi göze alabilen bir yapı. Bu devasa kötülük. Bu, Kabil'in dev hâli: "Seni yok ederim" dediği hâli. E biz de o zaman onları yok edelim mi? Bu mu Allah'ın bizden beklediği?
Bir defa bu kitle öyle bir hassasiyet gerektiriyor ki, içlerinden iman edebilecek olanlar da var. Gidip tamamen yok etme şansımız yok. Aynı psikolojiyi hem Allah düşmanlarına karşı tavrımızı doğru koyabilmek, hem de aralarından birilerini kazanmak gibi çok çetrefilli bir işle karşı karşıyayız.
Ve bu, ilk defa mı başımıza geliyor? Hayır. Resûlullah bu yolu yürüdü. Dünkü can düşmanları olan Mekkelileri öyle bir kazana kazana kazana ilerledi ki, en sona Mekke'yi fethetti. Hepsini karşısına aldı. Dün işkence yapanlar karşısındaydı. Dün katledenler, dün eziyet edenler, dün yatırıp dağlayanlar, güneşin altında bırakanlar.. Demedi ki "Hele şu Bilal'e eziyet edenler gelsin, hele şu Sümeyye'yi eziyet edenler, onlar yoksa yakınları gelsin, bir görelim." Dedi ki: "Gidin, hepiniz serbestsiniz."
Kötülükle kâfirle olan mücadelemizdeki zorlu taraf şu: Bunlar aynı zamanda hedef kitlemiz. Aynı zamanda kazanmak istediklerimiz. Ebû Cehil ile Ömer, dünkü azılı iki İslam düşmanıydı. Ama Resûlullah bir yandan bunların hidayetini umuyordu: "Ya Rabbi, İslam'a bu iki önemli şahsiyetten birini nasip eyle." Ve günler geçmeden Hz. Ömer Müslüman oluyor. En azılısı belki İslam'a en yakın olabilir. Bu bize neyi öğretiyor? Biz asla haddi hududu aşamayız. Meşruiyetin asla ötesine geçemeyiz. "E düşmanım hiçbir hudut tanımıyor!" O tanımayabilir; onun Allah'a karşı sorumluluk tanıması yok. Ama ben Allah'a karşı sorumluluk tanıyorum. O geldi çoluğu çocuğu katletti, hayvanları ateşe verdi. Ben şehrini zaptetmişken bile bunu yapamam. Benim Allah'a karşı sorumluluğum var.
Dolayısıyla dünyada kâfirlere karşı, amansız düşmanlarımıza karşı olan yaklaşımımızda bile bir davetçi tarafımız var. Onları İslam'a davet etmeye çalışan ve İslam'ı sadece sözlü davetle değil, davranışlarımızla da iyi temsil etmeye çalışan hassas bir sorumluluğumuz var. Bu bir.
İki: Bunların kötülerine, bize doğrudan eli uzanan, bizi katletmeye çalışanlara karşı onları durdurmak gibi bir sorumluluğumuz var. Bizi öldürmelerine müsaade edemeyiz. Bu neyi gerektiriyor? Hazırlık gerektiriyor. "Onlara karşı kuvvet namına her ne varsa, ne kadarına güç yetirseniz hazırlık yapacaksınız."
Allah bu amansız kötüyü dünyada çoğunlukta ve baskın olarak bize hep Kur'an'da haber verdi ve onlara karşı onları caydıracak bir hazırlıkta olmamızı emretti. Biz kendimiz bu hazırlığı yapmayıp—bu askeri bir hazırlık temeli itibarıyla, yanı sıra iktisadi bir hazırlık, yani hiçbir askeri güç zayıf bir iktisadın ürünü olamaz—bu aynı zamanda birlik ruhunun hazırlığıdır.
Ben ne yapıyorum arkadaş? Ben bizi parça parça ediyorum. Düşmanın keyfini, zevkini artırıyorum. Yani düşmana karşı hazırlığı sadece iyi asker hazırlıyoruz, mühimmat hazırlıyoruz gibi görmemek lazım. Birliğimize de dikkat ediyorum. Çünkü bu bizim onlara karşı hazırlığımızın bir parçası. Biz buradan duysak ki şurada karışmış, bilmem ne oğulları birbirine girmiş. Çok da bilmiyorum hangi oğullar var. Vallahi ben buradan beş oluyorum. Karıştı falan. Sabah bakıyorum sakinleşmiş, üzülüyorum. Hiç sokaklardan gitmeselerdi, birbirlerine iyice girselerdi diye. Çünkü onların birlik ruhu bozulması demek, bize olan tehditlerin azalması demek.
Aynı şeyi sen burada yapıyorsan, burada şu oğullarıyla bu oğullarının arasını durup durup kaynatıyorsan, sen düşmana karşı hazırlığımızı baltalıyorsun. Bizi zayıf düşürüyorsun. Ama bizim kendi aramızdaki falanca şöyle dedi, bırak şöyle dedi böyle—adam onu da beni de eşit Müslümanlar olarak görüyor ve düşman olarak görüyor. Bizim kendi aramızdaki olay ayrı bir olay ama düşmana bakan yüzüyle olan yanımız apayrı bir yanımız.
Allah'ın Resûlü nasıl bir siyaset takip etti? Medine homojen bir ortam mıydı? Hayır. Münafıklar var, fasıklar var. Ama Resûlullah'ın siyaseti birlik siyaseti. Kaşımıyor, didiştirmiyor, ayrıştırmıyor, ötekileştirmiyor. Dediler ki şu şu şöyle. Dedi ki hani ben bunları el atıp "Muhammed arkadaşlarını katletmeye başlamış, arkadaşlarıyla uğraşmaya başlamış" dedirtmem. Dışarıda kendi etrafında birilerinin amansız düşmanlık duyduğunu biliyor ama görüntüdeki durumu koruyordu.
İcabında en amansız düşmanın oğlu kendisine iyi bir mümin. Şimdi babasıyla uğraşacak olsa çocuğunun hâli ruhiyesi bozulacak. Oğlu geldi, bizzat babamın defnine, kefenine ya Resûlallah dedi. Kırmadı. Bilmiyor muydu babasının ne kadar azılı bir İslam düşmanı olduğunu, ayetlerde geçtiğini? Kuşkusuz biliyordu. Ama birlik görüntüsü, düşmana karşı hazırlığımızın esasıdır.
Rivayet edilir ki Romalılar, Müslümanların birbirine girmeye başladıklarını duyunca heyecanlanmışlar. Hz. Muaviye mektup yazmış. Demiş ki: "Sakın seni yanıltmasın. Amcamın oğluyla olan aramızdakiler"—amcasının oğlu Hz. Ali'yi kastediyordu—"sakın kanma böyle bir şeye. Eğer saldıracak olursan onu da yanıma alır, birlikte sana karşı savaşırız. Bizim aramızdaki meseleye sakın aldanma."
Dolayısıyla biz amansız düşman, amansız İslam düşmanlarının masaya koydukları haritada oluşturdukları senaryoların her birine karşı, müminlerin namusunun, ırzının, yurdunun, vatanının, canının korunduğu seçeneğe katkı sunmalıyız. Zayıfladığı seçeneğe değil. Bu hazırlığın bir parçası. Güç, askeri güç; en güçlü askeri güce sahip olmalıyız. Düşmanı caydırmalıyız. Aklından bile geçirememeli.
Yoksa hangi kötülükle mücadele edeceksiniz? Adam çoluğu çocuğu katlediyor. Bakın eşkıyalık yapıyorlar. Dünyanın gözünün önünde. Kapıyı açıyorlar, adamı dövüyorlar. Yaşlısını yere çarpıyorlar, kızına el uzatıyorlar, koyunlarını çalıyorlar. Tam bir sorumsuzluk hâli. Nerede bunlar? Sibirya'nın uç kısmında mı? Müslümanların elinin yetişmediği bir yerde mi? Hayır. Müslümanların coğrafyasının tam ortasında, merkezinde sabah akşam alabildiğince kötülük yapıyorlar. Ve biz bu kötülüğe bir şey yapamıyoruz.
Sebebi bu kötülüğe razı olduğumuz, bu kötülüğü sevdiğimiz için mi? İnanın bu coğrafyada, hatta ümmet coğrafyasında diyeyim ki yüzde doksanı, elinde gücü olsa bir gece onların hakkından gelmek ister. Bırakın bizim coğrafyamızı, gayrimüslim coğrafyalarda bile nice yüreğinde adalet duygusu olan insanların ciğeri kanıyor. Peki niye müdahale gerçekleşmiyor? Çünkü güç iyilerin elinde değil. Güç adaleti isteyenlerin elinde değil. Eğer kötülüğe vaziyet edip "dur" diyecek elinizde araç yok ise adaleti sağlayamazsınız.
O zaman "Allah adaleti emrediyor" sadece hutbede okuduğunuz bir ayet olur. Her cuma okuyoruz: "İnnallâhe ye'muru bil adl." Allah adaleti emrediyor. O canım kurban olsun. Emrediyor da, Allah adaleti yapın diyor, adaleti sağlayın diyor. Nasıl yapacağız?
Boykottan mı? Şundan mı? Bundan mı? Bunlar pasif enstrümanlardır. Yapılmalıdır, elbette yapılmalıdır. Ama tek başına yeterli midir? Eğer hep bu enstrümanlarla kalacaksak, o zulüm hep devam edecek demektir.
Gerçek enstrümanlar, Hz. Süleyman'ın yaptığı gibidir. Bir kötülüğü duymuş. Nasıl müdahale ediyor? Önce güzel bir mektup yazıyor. Nazik, kibar, hakkaniyetli. Seba melikesi mektubu açıyor, okuyor: "Güzel bir mektup geldi bana. Saygılı." Kim gönderdi? Süleyman'dan gelmiş. İçeriği: "Bismillahirrahmanirrahim"—Süleyman diyor ki Rahman ve Rahim olan yegâne ilah var. Güneşe falan tapıyorsunuz, Süleyman bunu doğru bulmuyor. İnsanları bu hususta baskılama diyor.
Yani bizler zulmün baskıcı tarafına karşıyız. Yoksa biri kendi kendine yanlış işler yapıyorsa, bana ne? İsterse puta tapsın. "Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." Ama biri bir yerde bir düzen kurmuş, herkesi inkâra zorluyor ise, o düzenle karşı çıkarız: "Sen buna zorlayamazsın, serbest bırak insanları." Fitne, bir başkasını bir şeylere zorlamak. İlla şöyle yap, illa böyle yap diye. İlla küfre zorlamak.
Hz. Süleyman böyle bir yönetime, şirk üzere, putperestlik üzere bir yönetime razı değiliz diye yazdı. Biz şirkin her türlüsüne duyarlıyız. Zulmün her türlüsüne duyarlıyız. Zulmün en büyüğü de Allah'a şirk koşmak. Güzelce, kibarca söyledi.
Ne dediler? Seba melikesi yönetimiyle bu konuyu paylaştı. Orada koca koca adamlar var. Yönetim erkanı, ordu erkanı. "Ne dersiniz?" dedi. "Bana bir görüş söyleyin. Ben size söylemeden, sizden fikir almadan, sizi şahit etmeden kesin karar almıyorum. Biliyorsunuz, ne dersiniz?" İstişare yapıyor, bir kadın. İyi bir yönetici.
Onlar ne dediler? Aslında Allah'a kulluk, yegâne tek ilah, güneşimiz bizim.. Bu konuyu tartıştılar mı? Hayır, tartışmadılar. Dediler ki: "Biz daha güçlüyüz. Güçlü orduya sahibiz. Emir senindir kraliçemiz. Vur de vuralım, kır da kıralım".
Kadın dedi ki: "Benim bir fikrim var. Öyle orduları sevk etmek… Ordular girdi mi fesat çıkarır. Gerek yok. Ben ona hediyeler göndereceğim. Kasa kasa altınlar, sandıklar dolusu. Bakacağım Süleyman'ın derdine. Eğer derdi bu yegâne tek ilah, şirk, büyük zulüm falan bunları bahane ediyorsa, asıl derdi paraysa parayı doğrudan göndereceğim. Eğer paraya fit olur da, tamam her sene bu parayı bekliyorum derse, anlayacağım ki bu da diğerleri gibi birisi. O zaman yürürüz üzerine ordularımızla. Altınımızı da alırız, onun altınını da alırız. Ama yok, derdi bizimle paylaştığı hakikatse, o zaman konu başka bir ihtimamı hak ediyor."
Gönderdi sandıklar dolusu altınları. Geldiler açtılar Süleyman'ın önünde. Süleyman dedi ki: "Bana mal mı gönderiyorsunuz? Halbuki Allah'ın bana verdikleri size verdiklerinden daha hayırlı." Allah'ın ona verdiği ne? İlim, hikmet, hidayet. Bir mümin, kendisinde Allah'ın hidayetini en paha biçilmez hazine olarak görmedikçe, küffarın egemenliğinin altında ezilir. Hz. Süleyman parayla ezilmedi, malla mülkle ezilmedi.
Bu kez sertleşti. Kötülüğü önlemede ikinci adım. Derler ya: "Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir." Girişi nasıldı? "Nush ile eylemeli tekdir." Önce nasihat, güzelce anlattı. Baktı ki anlamıyorlar: "Sen dön onlara. Al bu altınlarını da götür. Ve söyle onlara: Biz öyle ordularla geliriz ki karşı duramazlar."
Bunu yapabildiğin zaman kötülüğü önleyebilirsin. Adam kötülük yapıyor. O gece sen "Eğer bu devam ederse biz şuraya blokaj uygularız, size ambargo koyarız, hava sahasını kapatırız, şunu böyle yaparız" diyebiliyor ve bunu realize edebiliyorsan, güç dengesi içerisinde bunu vakaya dönüştürebiliyorsan, kötülüğü durdurabilirsin.
Bunu başaramıyorsan, sen gerçek bir kötülükle mücadeleci değilsin. Sen boş zamanlarında tatiller yapmış, gezip dolaşmış, keyif çatmış; Allah'ın düşmana karşı uyarısını ciddiye almamışsın. "Ardınızdan parmaklarını ısırıyorlar öfkelerinden" dediği düşmana karşı ciddiye almamışsın. Şimdi senin evladına, namusuna, çocuklarına, yaşlılarına her türlü kötülüğü yaparken burada inim inim inliyorsun. Böyle kötülükle mücadele olmaz.
Bizim bugün öğreneceğimiz kötülükle mücadelenin esası: Kuvvetli olacaksın. Adaleti tecelli ettirmenin yolu güçlü olmaktan geçer.
Kuvvet ile adaleti icra edersin, gerçekleştirirsin. Kuvvetin yoksa ezilirsin.
